個人檔案LA İLAHE İLLALLAH MUHAMM...相片部落格清單更多 工具 說明

部落格


Mehmed Alagaş'ın Son Kitabı

Kıymetli kardeşim,
Mehmed Alagaş yeni eseri SON'a Son Kala ile bizlere tekrar "selam" verdi.
Sizlerle arka kapak yazısını paylaşıyorum;
 
"Son yıllarda hızla gelişen olaylar göstermektedir ki, yaşayarak yaşlanan ve küresel ısınma ile ateşi yükselen bir hasta durumuna gelen bu dünya, her geçen gün artan bir ivme ile biyolojik sonuna yaklaşmaktadır. Bu bilimsel realitiye gören fakat kendi hallerine ve yaşantılarına hiç bakmadan dünyadaki bu olumsuz gelişmelerden kaygılanan tüm insanlara 'dünya için üzülmenize, dünya için kaygılanmanıza hiç gerek yoktur' diyoruz. Gerçekten hiç üzülmeyin hiç merak etmeyin ki sizin eceliniz dünyanın eceline bağlı değildir. Çünkü dünya araç insanlar ise amaç olduğu için kalbi bir mutmainlik ile 'bizim ecelimiz dünyanın eceline değil, dünyanın eceli bizim ecelimize bağlıdır' diyebiliriz. Nitekim çok yakın bir zamanda kopacak olan kıyametin asıl hedefi ve asıl nedeni dünya değil, dünya üzerindeki insanlardır.

Küreselleşen emperyalizmin kuşatmasına maruz kalan ve insanlık için kara, kapkara olan bu umutsuz dönem, çok kısa zamanda bazı ayet ve alametlerin açılmıyla başlayacak ve Rabbimizin lutfuyla meydana gelecek olan bu son aydınlanmada insanlar son bir tercihle karşı karşıya geleceklerdir.

Kur'an-ı Kerim insanların kaçınılmaz gündemi olacak ve kendilerine göre soyut olan ayetleri inkar edenler Rabbimizin dilemesiyle somutlaşacak olan bu ayet ve alametleri inkar edemeyeceklerdir. Sona son kalanın yaşandığı bu dönemde konuyla ilgili ayeti kerimeleri Rabbimizin lutfuyla sizler de araştırdığınız ve tefekkür ettiğiniz zaman aynı ilahi gerçekliği inşALLAH sizlerde görebilecek ve kıyameti apaçık bir gerçek olarak burnunuzun dibinde hissedeceksiniz."
 
..... Kitabı muhterem bir Hocamızdan emanet olarak aldım; dehşet bir eser!

Roman mı diye düşündük ama, gördük ki kitap, fikrî ve zikrî muhtevaya sahip.
Unuttuğumuz ve arka palana attığımız kıyameti ele alan Alagaş, bizleri devamlı uyarmaktadır yaklaşan kıyamete karşı. Artık Sona geldiğimizi haykırıyor ve "Ey insanlar, sünnetullah vuku bulmadan, kendinize gelin" diyor...

Bu son çalışmasıyla, yıllardan beri söylemek istediklerini dillendirmeye çalışmış Alagaş. İnsanların, yalan dünyanın aldatıcı gündemleriyle uğraşmaktan, ayetlerin hakikati üzerine mesai harcayanların söylediklerini duymaz, okumaz olduklarından dem vurur...

Erişme imkanı olan kardeşlerimizin, tez vakitte kitabla tanışmalarını tavsiye ederiz. Bir seferde okuyup da geçilecek bir kitap değil. İnsanın dimağında derin izler bırakıyor.

Rabbim, hakikatleri kavrama azmi ve bilinci nasip etsin cümle Ümmete.

Selametle kalalım...
 
 

Tevhidi Yaşayan Bir Müslüman

Kur'an Algısında Seyyid Kutub Farkını Anlamak "

  
Kutup, 29 Ağustos 1966'da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Cemal Abdunnasır tarafından, siyasi sistemle uzlaşmaz muhalefeti nedeniyle idam edilmişti.

İdamının üzerinden 35 yıl geçmiş. Merhum Kutub, yazdıkları, söyledikleri, özellikle de yaşadıklarıyla, hâlâ günümüz İslam düşüncesi ve müslüman nesilleri üzerinde etkisini sürdürüyor.


O, aksiyoner kimliğiyle öne çıktı ya da çıkartıldı. Belki bunda, onun dramatik bir biçimde ortadan kaldırılışının rolü büyüktür. Fakat kanaatimiz o ki, Kutub'un aksiyoner kimliğinin öne çıkartılması, onun fikir ve ilim adamı kimliğini bir parça geriye itti, hatta perdeledi.

Biz Seyyid Kutub'un şehadet yıl dönümü anısına kaleme aldığımız bu yazıda, Fi-Zılali'l-Kur'an yazarını emsallerinden farklı kılan önemli bir boyutunu ele almak istiyoruz. Bu boyut, onun "nesneleşmiş Kur'an" algısının hakim olduğu bir dünyada, inşa edici bir "özne olan Kur'an" anlayışını yeniden kurmaya yönelik inkar edilemez katkısıdır.

Bu katkının önemini anlamak için, öncelikle Kur'an'ın inşa etmek istediği hayatla Batı modernitesinin inşa ettiği modern hayat arasındaki fark üzerinde kısaca durmamız gerek.

Günümüz dünyasında cari olan hayat, büyük oranda Batı modernitesi eliyle inşa edilmiştir. Bu inşanın, inşadan çok bir imha olduğu ortadadır. Çünkü Batı modernitesi, bir İslam mütefekkirinin ifadesiyle, insanlık tarihinde "bir yol kazası"dır.

Vahyin öznesi olduğu inşa sürecinin hedefi ise, insanın yeryüzündeki varoluş amacına uygun yepyeni bir hayatın inşasıdır. Böyle bir hayat, bu hayatı inşa edecek öznenin inşasıyla mümkündür. Böyle bir öznenin inşası ise, onun aklının ve o aklın çalışma biçimini ve istikamet açısını belirleyen tasavvurun inşasından geçer. Bütün bu inşa süreci sonunda elde edilmek istenen amaç şudur:

İnsan merkezli bir hayat.

İman merkezli bir insan.

Bilgi merkezli bir iman.

Hakikat merkezli bir bilgi.

Hakikatin merkezi ise zaten bellidir: "el-Hak" olan Allah...

İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam'ın inşa edeceği bir hayata insanlığın duyduğu şiddetli ihtiyaç, kendisini müslüman olarak niteleyen insanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hissetmek için, "müslümanım" demek yetmiyor. Gerçekten kişinin müslüman olması ve İslam'ını ciddiye alması gerekiyor. Bu da ancak tasavvurunu, aklını, şahsiyetini vahye inşa ettirmiş bir insan olmasıyla mümkündür.

Böyle bir insanın inşasından söz edilmeden, insanlığa kaybettiği umudu yeniden verecek bir medeniyetin inşasından söz edilemez.

Çünkü Medine olmadan medeniyet olmaz. Medenî olmadan, Medine kurulamaz. Zira Medine, medenilerin ellerinde inşa edilen sitenin adıdır. Din olmadan gerçek anlamda medeni olunamaz. Çünkü edna olan dünyaya meyletmeye yatkın olan beşeri alıp medeni kılmayı amaçlayan tek sahici kurum, din kurumudur. Sorumluluk bilinci olmadan da Din olmaz. Çünkü Din, insanın Allah'a borçlu (deyn) olduğunun, dolayısıyla Allah'sız bir gelecek tasarlayamayacağının bilincine erdiren müessesenin adıdır.

Şimdi bize düşen, vahiyden yola çıkarak vahyin inşa modelini, bu modelden yola çıkarak da vahyi anlamaya çalışmaktır. Bu anlamda vahiy "okunan peygamber", Efendimiz "yürüyen Kur'an" idi.

Bu ikisini doğru anlamak, ancak vahyin inşa ettiği bir tasavvur ve akılla mümkündür. Vahyin bir tasavvuru ve aklı inşa edebilmesi ise, uzun zamanlar boyunca bir "nesne" olarak algılanan vahyin tekrar inşa edici bir "özne" olarak algılanmasıyla mümkündür.

İşte "Seyyid Kutub farkı" dediğimiz şey de burada gündeme gelmektedir. Seyyid Kutub, tefsirine Fizılali'l-Kur'an (Kur'an'ın gölgesinde) adını verirken, bununla "Kur'an'ın gölgesi altında bir hayatı" kastediyordu. Bunun anlamı açık: Seyyid Kutup, Kur'an'ın nesneleştirilmesinin acısını ta yüreğinde duyuyordu. Fi-Zılali'l-Kur'an adlı tefsirinin mukaddimesinde okuduğumuz şu sözleri ona söyleten, işte bu acı ve sancıdır ve onun Kur'an'ı nesne olarak değil ilk indiği andaki gibi, inşa edici özne olarak algılama farkıdır:

"Kur'an'ın Gölgesinde yaşamak bir nimettir; sadece onu tadanın farkına varacağı bir nimet; insan hayatını yücelten, onurlandıran, arındıran bir nimet" Kendisi de Allah'ın bir eseri olan insanoğlu, fıtrat binasının kilitli hücrelerini ancak Allah yapısı anahtarlarla açabilir. Varoluşsal hastalık ve bunalımlarını sadece Allah Teala'nın takdim ettiği ilaçlarla tedavi edebilir."

Ya et-Tasviru'l-Fenni fi'l-Kur'an adlı eserini anasına ithaf ederken yazdığı şu satırlar:

"Ey Ana, sana ithaf ediyorum!

Küçük yavrun, büyük delikanlın için gösterdiğin uzun çabanın hasadı bu! Her ne kadar o, küçüklükteki Kur'an'ı tilavet güzelliğini yitirmişse de, Kur'an'ın anlamını derinliğine kavrama güzelliğini yitirmeden kalmak, onun en büyük arzusu olacaktır."

Evet, Seyyid Kutub'un aksiyoner kimliğinin gölgesinde kalan bu boyutuna, günümüz müslümanı her şeyden daha fazla muhtaçtır. Çünkü günümüz müslümanlarının çoğu Kur'an'ı şahsiyetini inşa eden bir özne olarak değil, kimi zaman "mücevher kutusu", kimi zaman "fetiş", kimi zaman üzerine binilip Allah'a ulaşılacak "uçan halı", kimi zaman "tarihi bir hatıra" gibi, ama hep "kutsal bir nesne" olarak görüyor.

İşte fi-Zılal'in misyonu, bu yanlış algıya Kutub'ça bir itirazdır.

www.mustafaislamoglu.com