izzet's profileLA İLAHE İLLALLAH MUHAMM...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    İslama Düşmanlık Yapan İngilizler

    İngilizlerin İslam düşmanlığı

     

    İslam düşmanları, tâ ilk asırdan beri, İslamiyet’i yok etmek için çalışıyorlar.

    Şimdi de, çeşitli adlarla, çeşitli planlarla saldırıyorlar. İtikadı bozuk kimseler de müslümanları doğru yoldan ayırmak için, hile ve iftira yapıyorlar. Böylece, İslam düşmanları ile işbirliği yaparak, Ehl-i İslamı yıkmaya uğraşıyorlar.

     

    Bu saldırıların öncülüğünü İngilizler yaptı. Bütün kaynaklarını, hazinelerini, silahlı kuvvetlerini, donanmasını, tekniğini, politikacılarını ve yazarlarını bu işte kullandı. Böylece, dünyanın en büyük iki İslam devleti olan Hindistan'daki Gürganiyye ve üç kıt'a üzerine yayılmış bulunan Osmanlı İslam devletlerini yıktı.

     

    Her yerde İslam’ın değerli kitaplarını yok etti. İslam bilgilerini birçok yerlerden sildi, süpürdü.

    İkinci Cihan Harbinde, komünistler yok olmak üzere iken, bunların kuvvetlenmelerine, yayılmalarına sebep oldu. İngiliz Başbakanı James Balfour, 1917'de, müslümanların mukaddes yerleri olan Filistin'de Yahudi devletinin kurulması için çalışan Siyonizm teşkilatını kurdu.

     

    İngiliz hükümeti, bu işi senelerce destekleyip, 1947'de İsrail devletinin kurulmasını sağladı. Yine İngiliz hükümeti, 1932'de, Arabistan Yarımadası'nı Osmanlılardan alıp, Süudlara teslim ederek, İslamiyet’e en büyük darbeyi vurdu.

     

    1944'de Japonya'da vefat eden Abdürreşid İbrahim efendi, 1910'da İstanbul'da basılan Âlem-i İslam kitabının ikinci cildinde, (İngilizlerin İslam düşmanlığı) yazısında diyor ki:

     

    İngiliz siyasetinin temeli, İslamiyet’i yok etmektir. Bu siyasetin sebebi, İslamiyet’ten korkup müslümanları aldatmak için, satılmış vicdansızları kullanırlar. Bunları İslam âlimi, kahraman olarak tanıtırlar. Sözün özü, İslamiyet’in en büyük düşmanı İngilizlerdir.)

     

    İngilizler, yüzyıllardır İslam memleketlerini kana boyamakla kalmamış, İskoç masonları, binlerce müslümanı ve din adamlarını aldatarak, mason yapmış, insanlığa yardım, kardeşlik gibi laflarla, dinden çıkmalarına, dinsiz olmalarına sebep olmuştur.

     

    İslamiyet’i büsbütün yok etmek için, bu masonları maşa olarak kullanmışlardır. Böylece, Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa ve Mithat Paşa, Talat Paşa gibi masonlar, İslam devletlerini yıkmakta kullanıldıkları gibi, Efgani ve Abduh gibi masonlar ve yetiştirdikleri çömezler de, İslam bilgilerini bozmaya, yok etmeye alet olmuşlardır.

     

    Bu mason din adamlarının yazdıkları yüzlerce yıkıcı, bozucu din kitapları arasında Mısırlı Reşid Rıza'nın (Muhaverat) kitabı, tercüme edilip dağıtılarak müslümanların dinlerini ve imanlarını bozmaya çalışmaktadırlar.

     

    Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamış, anlayamamış birkaç genç din adamının da bu akıntıya kapılarak felakete sürüklendikleri ve başkalarının da felaketlerine sebep oldukları görülmektedir.

     

    http://www.delikanforum.net/konu/36440-ingilizlerin-islam-dusmanligi.html

     

    İslamizasyon (Ilımlı İslam); İslamda Yoktur.

     Ilımlı İslam, Nedir?

    AKP, Türkiye’yi katı bir şeriat ülkesi haline getiremeyeceğini görüyor. Dahası, bu amacı terk etmiş görünüyor. Böyle bir amacın, çok şiddetli toplumsal ve siyasal çatışma yaşanmadan gerçekleşmeyeceğini 28 Şubat’tan sonra kavradıkları anlaşılıyor. Zaten, geleneksel islami hareketten de bu nedenle koptukları söylenebilir.

    Diğer taraftan, Batı ve küresel semaye ile entegrasyon arayışında olan muhafazakâr yeni burjuvazinin de böyle bir talebinin(şeriat) olmadığını kaydetmek gerekiyor.
    Düşük yoğunluklu bir İslamizasyon hamlesi, bu kesimleri tatmin edecek gibi görünüyor. AKP’nin İmam Hatip Liseleri’nin önünü açmak, türban, “helal gıda” ve Milli Eğitim müfredatının değiştirilmesi vb. için yürüttüğü ısrarlı çaba bu çerçevede değerlendirilmeli.
    Evet, yukarıda belirttiğim gibi AKP; ABD tarafından geliştirilen “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” siyasetinin bir ürünü, Washington’da tasarlanmış ve Ankara’da yürürlüğe konmuş politik bir projedir.
    Şimdi bu tezi biraz daha açalım.

    Amerikan dışişleri ve istihbaratının önde gelen Ortadoğu, Türkiye ve İslam uzmanlarından Graham Fuller’in, 1990′lı yılların ortalarından beri “ılımlı İslam” projesi üzerine çalıştığı bilinir.

    Fuller, Ortadoğu’daki anti-amerikan radikal islamcı akımları önleme ve geriletmenin yolunun, laik sistemleri desteklemekten değil, aksine radikal İslamcı partileri küresel kapitalist sistem içine çekecek ve özlerini dönüştürecek bir yaklaşımı benimsemekten geçtiği tezini yıllardır savunur.

    Fuller’e göre Batılıların, İslam ülkelerinde laiklik konusndaki ısrarının hiçbir anlamı yok. Çünkü ona göre İslam dünyasında laikliğin tarihsel ve kültürel temelleri bulunmuyor. Laiklik, Batı-Hristiyan kültürüne özgü bir olgudur. Ayrıca, Müslümanların günlük yaşamlarında dini nasıl yorumlayıp uyguladıkları ABD’nin stratejik çıkarlarını da hiç ilgilendirmez. Önemli olan şey, bu ülkelerin yada örgütlerin anti-amerikan bir niteliğe sahip olmamasıdır.

    O da ancak, ılımlı bir İslam modeli geliştirmekle mümkündür. Bu çerçeveden bakınca, Fuller’e göre, Fransız ekolünü izleyen laik Türkiye “başarısız” bir örnektir. Laiklik nedeniyle İslam dünyasından, onları etkileyemeyecek ölçüde uzaklaşmıştır. Ancak, yine de önemli bir laik birikime ve demokratik geleneğe sahiptir. Bu durumda bir “ortalama” alınabilir.

    Örneğin; Amerikalı strateji uzmanlarından Dinesh D’Souza da, daha 1995′te yazdığı bir kitapta , “Biz İslam köktendinciliğini dönüştürmeli, onu liberalleştirmeliyiz” demektedir.
    İşte alınmak istenen bu “ortalama” ılımlı İslamdır.

    Fuller, 2000 yılında Türkiye hakkında yaptığı “şaşırtıcı” bir yorumda aynen şunları söylüyor:
    “Türkiye, yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe… Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon (Bülent Ecevit liderliğindeki 57. Hükümet’ten söz ediyor) partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye’de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek. Ilımlı İslamcıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir parti de Meclis’e sokulacak”

    (Akt. Prof. Dr. Ümit Özdağ, Yeniçağ gazetesi 29.4.2004)

    Ne demeli ? Yukarıdaki satırlar bir “analiz” olmanın çok ötesine geçmiyor mu ? Fuller, sizce de tasarlanmış, bağlantıları kurulmuş, ve bir ihtiyat payı bile bırakmaya gerek duymayan kesinlikteki bilgilerden (buraya dikkat, 2000 yılından söz ediyoruz) hareket etmiyor mu ? Eğer Fuller bir falcı değilse, yeryüzünde bu kesinlikte ve şaşmazlıkta ortaya konulan başka bir siyaset öngörüsünün örneği var mı? Çünkü, bu öngörüdeki herşey neredeyse gerçekleşmiş durumda.

    Kaynak : Merdan Yanardağ – Bir ABD Projesi Olarak AKP – Sf:16

    ŞUURLU MÜSLÜMAN İÇİN RAMAZAN

    ŞENLİK ve FESTİVAL HAVASINDA EDÂ EDİLEN ORUÇLARIMIZ’a

    EĞLENCEYE DÖNÜŞTÜRÜLEN RAMAZANLARIMIZ’a MÜSLÜMANCA BİR BAKIŞ

    Ramazan’ı gereği gibi değerlendiren, durumunu hayırlara doğru değiştiren, Oruç’larının hakkını vererek başını dik tutanların ve başını oruçla dik tutanların Ramazan’ları bereketli, Oruç ve diğer ibadetleri makbul olsun inşaallah.

    Ne kadar acıdır ki; insanımızı yönlendiren resmî kurumlar, belediyeler ve özellikle medya tarafından Ramazan, “ibâdet ve mâneviyât  ayı” olmaktan çıkarılıp, eğlence ayı olarak değerlendirmekte, daha çok folklorik plânda, panayır tarzında, festival, şenlik, eğlence olarak hayata yansıtılmaktadır. Belki şehrimizde de böyle bir organize yapılmış ve hatta ünlü Cola firması bile buna sponsor olmuş olabilir. Araştırırsanız göreceksiniz. Eski Ramazanlar dedikleri İstanbul sosyetesinin, Ramazan ruhundan uzak direkler arası eğlenceleri, çadır programları maalesef, artık her yerde ve her Anadolu şehrinde var.

    İnancımıza göre Ramazan; Karanlıklardan nura çıkışın başlangıcı... Günahlardan arınmak için bir fırsat... Ne kadar güzellik, ne kadar hayır varsa hepsini kuşatmıştır. Ne namaz festivalidir, ne de mukabele ziyafeti; beşerin vahiyle yeniden buluşmasıdır o... Geride kalan bir yılın muhasebesi, bugünün ihyası ve geleceğin inşası... Bütüncül bir bakış... Korku ve pişmanlık, tevbe ve ümittir. Eğlenceyle, şamata gürültü ve hadsiz densizliklerle hiç mi hiç alakası yoktur aslında Ramazanlarımızın.

    Yazıklar olsun, imtihanda olduğunu unutarak dünyayı sadece geçim ve seçim dünyası kabul eden, ibâdetleri ihmal eden ve adetlerini ibadetleştiren, ibadetleri adetle değiştirenlere, Ramazan’ı hevesleri istikametinde şölene ve şenliğe çevirenlere!

    Ramazan, bir okuldur inancımızda. Namaz, Oruç, Fitre, Kur’an’ı okumak, Anlamak ve Dinlemek, çokça zikir ve duâ yapmak gibi dersleri vardır. Ramazan okulundan yararlanmak için, dinimizin emirlerini yerine getirip haramlarından kaçan gerçek müslüman olmaya gayret etmek, ibâdetlere ve Kur’an’a sarılmak gerekir. Bu ayda geçmiş on bir ayın muhâsebesini yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan İslâm’ı yaşayan insanlar, ayın sonunda Allah’tan rahmet ve rızâ diplomasını hak ederler.

    Ramazan, Müstekbirler, emperyalist kafirler, kapitalist haramzadeler, komprador ağalar-beyler ve bütün zalimlerden hesap sormak için; Ümmetin İnkılâb ayıdır. Zihinlerde, sosyal ilişkilerde, mabedlerde, siyasal iktidarda ve tüm sosyal kurumlarda yaşamakta olan şirki defetmek ve vahyin buyruklarını hayata ikame etmek için, mahrumların ve mustazafların hakları için,  bir imkan ve fırsat ayıdır Ramazan. Kadrini bilip değerlendirebilenler için, her yıl ayağımıza gelen Rahman’ın verdiği bir fırsat.

    Müslümanları tehdit eden, baskı, işkence ve korkutmayla sindirmeye çalışan azgınlara, müfsidlere, zalimlere karşı ilk darbenin indirildiği ayın adı Ramazan’dır. Oruç ayı olan Ramazan, küfrün belini kıran şanlı Bedir zaferinin daimî tanığıdır. Nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. Allah için sabretmeyi ve Allah için başkaldırmayı öğretir öncelikle inananlara. Atalar dinini değil, vahyî ölçüyü esas alan ve tarihten dersler çıkaran, kendi durumunu değiştirmedikçe Allah’ın durumlarını değiştirmeyeceğine iman etmiş, İslâm’ı, Allah’ın indirdiği netlikle yaşamaya ve yaşatmaya çalışan, Peygamberlerin takipçisi, Şehitlerin yolunu sürdüren, Küfrün korku odağı, İslami Hareketin İnkılâb ayıdır Ramazan.

    Ramazan; haramlara, şeytanlıklara, nefsimizin isteklerine karşı bir sığınak ve kaledir. Oruçla girilir bu kaleye. Ramazan’ın içinde bulunduğunu ve imsaktan iftara kadar geçen zamanda orucuyla ibâdet halinde olduğunu bilen kişi,  Allah’ı görüyor gibi, yaptıklarını ölçülü ve güzel yapmaya çalışacaktır. Ve Ramazan’larını diriltebilenler, Ramazan’larda dirilenler olacaktır.

    Oruç, yaratıcımız, çevremiz ve kendi nefsimizle olan ilişkilerimizde olumsuzluklardan arınma duygumuzu güçlendirdiğimiz Tevhidî bir eylemdir. Rabbimiz için mahrumiyetleri ve güçlükleri göğüsleyebilmenin ve zorluklara mukavemet gösterebilmenin güzel eğitimidir. Ne mutlu Ramazan ikliminde İlâhî terbiyeden geçebilenlere, İtaat edenlere.

    Sadece yavan bir Oruç tutmakla iş bitmemektedir ve aslında yapılması gereken Orucun başını dik tutmaktır. Orucun başı, haram yiyerek beslenen haramzadelere ve haramilere inat, bu ülkede helâlin, hakkın, adaletin ısrarlı temsilcisi olmakla dik tutulur. Haramilerin gasbettiği bu ülkenin öz kaynaklarının, gasıpların elinden alınarak mustaz’aflara iade etme azminin, orucun tamamlayıcı bir boyutu olduğuna inanarak dik tutulur. Ne mutlu Oruç tutanlara, Oruçlarına tutunanlara.

    Evlerimiz epeydir, Ramazan’la Kur’an kursuna dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an doldurmamaktadır. Formalite icabı ve âdet olarak mukabelelerle yetinilmekte, düşünmeden, anlamadan, hayata geçirme endişesi duymadan Kur’an’ın sadece lafzı hızlı bir şekilde okunmakta ve malesef Kur’an’a karşı insanların görevlerinin, adetâ sadece hatim etmekten ibâret olduğu sanılmaktadır.

    Ramazan’ı festivale dönüştürenler orucu diyete, ibadeti âdete dönüştürürler. İbadetleri âdete dönüştürenlerin kaçınılmaz olarak yaptıkları ikinci yanlış ‘adeti ibadete’ dönüştürmektir. Ramazan’ı ‘beslenme festivaline’ dönüştürmek, bu güzelim imkânı, arsızca ve hovardaca isrâf etmekten başka bir şey değildir.

    Hiç olmazsa bu Ramazan; Hurafelere bel bağlayıp ilk iftarı Oruçbaba türbesinde açarak, Eyüpsultan’da teravih kılarak, Sultanahmet panayırında gezerek, Feshane gecelerinde nostalji yaşayarak avunmakla... Anladığı dilden tefekkür ederek Kur'an okumak yerine sadece doğru sesleri çıkarmaya çalışarak papağanlık etmekle... Orucu açlığa, namazı ritüele, dûayı buyruğa, zekâtı cimriliğe çevirerek... Özü şekle, anlamı lâfza kurban ederek... veya benzerleriyle oyalanıp kendimizi kandırarak Ne Olursunuz Treni Kaçırmayalım.! Bunlar sadece İstanbul’da olmuyor. Gözümüzü açalım, yakınımızda inanın en alâsı oluyor.

    Bilmem kaç yıldızlı otellerin, (Ramazan ayı dışındaki zamanlarda toplantılarının içkisiz yapılmadığı) balo salonlarında, daha çok zenginlerin birbirini ağırladığı, tanınmış kişilerin sofralara dâvet edildiği, iftar ziyafetlerinde, Firavun sofralarına benzer tarzda iftar etmek, günümüz insanına has taşkınlık ve tuhaflıklardandır. Ve Ramazan’ın ruhuna hakarettir.

    Oruçlarımızı çaldırmamak, Ramazanlarımıza sahip çıkmak adına uyanık olalım. Kötülük odaklarına karşı verilecek mücadelenin bireysel boyutunu teşkil eden Oruç’un ellerimizden tutarak bizi Ramazan’ın çocukları olarak yetiştirmesi dileğiyle, Ramazan’larda Oruçlarımızla arınmak, dirilmek, dik duruşlarımızı bozmadan ve Hakk’ın hatırını beraberce yüceltmek dileğiyle, Başlarını Oruç’la dik tutanların, Oruçları ve ibadetleri makbul, Ramazan’ları bereketli olsun. Unutmayalım ki, İslâmî Tesettürün defilesi, açılıp saçılarak gösterilmesi nasıl mümkün değilse, İbadetlerin de, Ramazan’ın da Festivali, Eğlencesi ve Şenliği olmaz, olamaz… … Sâhûr, İmsâk, İftâr ve Oruçlarıyla beraber…… Hayırlı Ramazanlar………

    Nefs ve Heva Şeytandandır

    Nefsin Hevasına Uymak

    Nefsin sevdiği, istediği şeylere heva denir. Nefsin hevasına, şehvetlerine, isteklerine, lezzetlerine tâbi olmak kötü huyların başında gelir. Nefsin arzularının, insanı Allah yolundan saptırıcı oldukları, Kur'an-ı kerimde haber verilmiştir. Çünkü nefs, daima Allahü teâlâyı inkâr, Ona inat, isyan etmek ister. Her işte, nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid’at sahibi olmaya yahut fıska [haram işlemeye] başlar. Âlimler, (Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki engellerin en tehlikelisidir. İbadetlerin en kıymetlisi, nefse uymamaktır) buyurmuşlardır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men edenin, varacağı yer elbette Cennettir.) [Naziat 40,41]

    Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
    (Şu üç şey insanı felakete sürükler: Hasislik, nefse uymak, kendini beğenmek.) [Ebu Nasr, Hakim-i Tirmizi]

    (Şu dört şey kimde bulunursa ona Cehennem haramdır, şeytan ve nefsinden de korunmuş olur. Nefsi bir şeye heves etse, nefsin şehvet ve öfkesine hakim olur. Nefsi bir şeyden nefret etse de onu yapar. Bu dört şey şunlardır: Bir miskini barındırmak, güçsüze acımak, hizmetçiye yumuşaklık göstermek, ana babaya infak.) [Deylemi]

    (Aklın alameti, nefse hakim olup öldükten sonra gerekenleri hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah’tan af ve merhamet beklemektir.) [Tirmizi]

    Nefse uyup da, tevbe ve istiğfar etmeden, af ve Cennet beklemek ahmaklık olmaktadır. Nefs, yaratılışında kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. (Nefsinden sakın daim. Ona güvenme asla. Yetmiş şeytandan daha fazla düşmandır sana)

    Nefsin, insanı haramlara ve mekruhlara sürüklemesinin zararları meydandadır. İstekleri hep hayvani arzulardır. Hayvani arzular ise, hep dünyadaki ihtiyaçlardır. İnsan bu arzuların peşinde koşarsa, ahiret ihtiyaçlarını hazırlamaktan geri kalır.

    Çok önemli olan bir şey de, nefs mubahlarla doymaz. Mubahları kullanmayı arttırdıkça, isteklerini arttırır. Yine de, doymaz. İnsanı haramlara sürükler. Haramlara düşenin de küfre girmesi kolaylaşır. Mubahları aşırı kullanmak, dertlere, hastalıklara sebep olur. Böyle insan, hep midesini, zevkini düşünür. Hasis ve rezil olur.

    Nefsin İslamiyet'in dışına taşmasını önlemek için, onunla iki cihad vardır:
    1- Nefse uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna, Riyazet denir. Riyazet, takva ve vera ile olur. Takva, haramlardan kaçmaktır. Vera, haramlardan kaçıp mubahları da ihtiyaçtan fazla kullanmaktan sakınmaktır.

    2- Nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Buna Mücahede denir. Bütün ibadetler mücahededir.

    Bu iki cihad, nefsi terbiye eder. İnsanı olgunlaştırır. Ruhları kuvvetlendirir. Sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna kavuşturur. Allahü teâlâ kullarının ibadetlerine muhtaç değildir. Kullarının günah işlemesi de Ona zarar vermez. Kulun nefsini terbiye etmek, nefsle cihad etmek için bunları emretmiştir.

    Bitmeyen ve sonsuz olan Allah'tır

    İHLAS SURESİNİN TEFSİRİ
     
    İhlas suresi dört âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur. Übey b. Ka'b diyor ki:

    "Müşrikler, Resulullah´a: "Rabbinin nesebini bize bildir." dediler. Bunun üzerine Allah teala: "Ey Muhammed de ki: "Allah birdir, Allah sameddir." sure*sini indirdi.

    Resulullah (s.a.v.) İhlas suresinin âyetlerini izah ederken buyurdu ki: " Samed demek, doğurmamış ve doğurulmamiş olan demektir. Zira doğurulan hiçbir şey yoktur ki ölmüş olmasın. Ölen hiçbir şey yoktur ki ona mirasçı olun*muş olmasın. Aziz ve Celil olan Allah ise ne ölür ne de kendisine mirasçı olu*nur.

    Resulullah (s.a.v.) "Onun hiçbir dengi yoktur." âyetini de izah ederken buyurdu ki: "Onun ne bir benzeri vardır ne de bir dengi vardır. Onun hiçbir em*sali yoktur." [1]


    Said b. Cübeyr diyor ki: "Yahudilerden bir topluluk Resulullah´a geldiler ve "Ey Muhammed, Allah mahlukati yarattı. Peki onu kim yarattı?" dediler. Bu*nun üzerine Resulullah çok kızdı. Öyle ki rengi değişti. Sonra Allah için onlara sert bir şekilde çıkıştı. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) geldi, Resulullah´ı teskin etti ve ona: "Ey Muhammed, kanatlarını indir." dedi. Resulullah´a, Yahudilerin sor*duğu sorunun cevabı geldi. Cebrail dedi ki: "Allah teala buyuruyor ki:

    "Ey Muhammed, de ki:"AlIah birdir, Allah sameddir. Hiçbir şeye muhtaç değil*dir. Herşey ona muhtaçtır. O ne doğurmuş ne de doğurulmuştur. Onun hiçbir dengi yoktur." Resulullah bu sureyi Yahudilere okuyunca onlar: "Rabbini bize vasıflandır. Onun yapısı, pazuları ve kolları nasıldır?" dediler. Bunun üzerine Resulullah, önceki kızmasından daha şiddetli bir şekilde kızdı ve onlara sert bir şekilde çıkıştı. Bunun üzerine Cebrail tekrar geldi ve Resulullah´a, daha önce söylediği gibi sözler söyledi. Resulullah´a, Yahudilerin bu sorularının da cevabı geldi. O da şu âyettir: "Onlar Allah´ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki bütün yeryüzü, kıyamet günü onun kudret ve hakimiyeti altındadır. Gökler onun kud*retiyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin koştuğu ortaklardan münezzeh ve yü*cedir." [2]


    Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

    "Resulullah bir müfrezenin başında (emir olarak) bir adam gönderdi. O kişi, arkadaşlarına kıldırdığı namazlarda her kıraaından sonra rekatları bitiriyordu. Müfrezede bulunanlar geri döndüklerinde bu durumu Resulullah´a anlattılar. Resulullah da onlara: "Ona sorun bunu niçin ya*pıyor?" buyurdu. Onlar sordular o da: "Bu sure, rahman olan Allah´ın sıfatıdır. Bunun için okumayı seviyorum." dedi. Resulullah: "Söyleyin ona Allah da onu seviyor." buyurdu. [3]


    Enes b. Malik diyor ki:

    "Ensardan bir kişi, Küba mescidinde onlara imamlık yapıyordu. Namaz*da okuduğu her sureden Önce okuyor onu bitir*dikten sonra da başka bir sure okuyordu. Her rekatta böyle yapıyordu. Arkadaş*ları onunla konuştular ve ona: "Sen bu sureyle başlıyorsun. Sonra bunun yetme*diğine kanaat getirerek başka bir sure okuyorsun. Ya sadece bu sureyi oku veya bunu bırak başkasını oku." dediler. O kişi: "Ben bu sureyi bırakmam. Siz bu şe*kilde imamlık yapmamı isterseniz yaparım, istemezseniz bırakırım." dedi. Enes diyor ki: "Ensarlılar bu zatın, en üstünleri olduğu kanaatındaydılar. Onun dışın*da birisinin kendilerine imam olmasını istemiyorlardı. Resulullah bunlara gelin*ce ona durumu bildirdiler. Resulullah ona: "Ey fılan, arkadaşlannın istediği bir şeyi yapmana engel nedir? Bu sureyi bırakmamana sebep nedir?" buyurdu. O zat da: "Ben onu seviyorum." dedi. Resulullah: "Senin onu sevmen seni cennete koydu." buyurdu. [4]


    Ebu Said el-Hudri diyor ki:

    "Bir kişi, başka birinin tekrar tekrar okuduğunu işitti. Sabah olunca Resulullah´a gelip durumu ona anlattı. Sanki bu gelen kişi okumayı az buluyordu. Bunun üzerine Resulullah ona: "Hayatım kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki bu sure, Kur'anın üçte birine denktir." buyurdu. [5]


    Ebu Said el-Hudri diyor ki:

    "Resulullah, sahabilerine: "Sizden biriniz, Kur'an´ın üçte birini bir gecede okumaktan âciz olur mu?" buyurdu. Bu onlara zor geldi ve onlar: "Ey Allah´ın Resulü, hangimiz buna güç yetirir?" dediler. Resulullah: Kur'an´ın üçte biridir." buyurdu. [6]


    İhlas Suresi´nin, Kur'an´ın üçte birine denk olduğu, Ebu Said el-Hudri´den başka Eba Eyyub el-Ensari, Ebu Hureyre, Übey b. Ka'b, Ebu Mes'ud, Ebu´d Der-da, Ümmü Gülsüm Bint-i Ukbe ve diğer bir kısım sahabilerden rivayet edilmiş*tir.

    Abdullah b. Hubeyb diyor ki:

    "Biz, yağmurlu ve çok karanlık bir gecede dışarı çıktık. Bize namaz kıl*dırması için Resulullahı arıyorduk. Onu bulduk. O, "Namaz kıldınız mı?" bu*yurdu. Ben bir şey söylemedim. Sonra yine "Söyle" dedi. Ben bir şey söylemedim. Sonra yine "Söyle" dedi. Ben de: "Ey Allah´ın Resulü ne di*yeyim?" diye sordum. Resulullah buyurdu ki: "Akşama eriştiğin ve sabahladı*ğın zamanda üç defa oku. Bunlar sâna, he'rşeye karşı kâfidir. [7]


    Hz. Aişe (r.anha) diyor ki:

    "Resulullah her gece yatağına vardığında iki elini birleştirip onlara üflerdi. Üflerken de okurdu. Sonra iki eliyle vücudunun kavuştuğu yerleri meshederdi. Önce başın*dan ve yüzünden başlar öylece devam ederdi. Bunu üç defa yapardı." [8]


    3- "O ne doğurmuş ne de doğurulmuştur."

    O, doğurmamıştır. Yani yok olmayacaktır. Zira her doğuran fanidir ve sonunda yok olur. O, doğurulmamıştır da. Yani daha önce yok iken sonra icad edilmiş değildir. Çünkü her doğumlu, önceden yok iken sonradan meydana gel*miştir Evet, Allah teala, kadimdir, başlangıcı yoktur. Bakidir, sonu yoktur. [9]


    4- "Onun hiçbir dengi yoktur."

    "Denk" diye tercüme edilen kelimesi, Ebul Âliye, Ka'bul Ahbar ve Abdullah b. Abbas tarafından "Benzer ve emsal" diye izah edilmiş Mücahid tarafından ise "Eş" manasında izah edilmiştir. Taberi birinci görüşü tercih etmiştir.

    Ebu Hureyre diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) Allah teala´nın şöyle buyurduğunu söyledi. "Âdemoğlu beni yalanladı. O böyle yapmamalıydı. O bana sövdü. O, bunu yap*mamalıydı. Onun beni yalanlaması, benim onu ilk yarattığım gibi tekrar diriltemeyeceğimi söylemesidir. Halbuki ilk yaratma, bana göre tekrar diriltmekten daha kolay değildir. Onun bana sövmesi ise "Allah çocuk edindi..11 demesidır. Halbuki ben, doğurmayan ve doğurulmayan, kendisinin hiçbir dengi bulunma*yan Ehad ve Samed'im." [10]



    [1] Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 112, bab: I, Hadis no: 3364

    [2] Zümer Suresi, 39/67

    [3] Buharı, K.el-Tevhid. bab: 1 / Neseî, K. el-İflilah.bab: 69

    [4] Buharı, K. el-Ezan,bab: 106

    [5] Buhari, K. Fadail el-Kur'an, bab: 113

    [6] Buhari, K. Fadail el-Kur'an, bab: 113

    [7] Ebu Davud, K. el-Edeb, bab: 101, Hadis no: 5082

    [8] Buhari, K Fadail el-Kur'an, bab: 14

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/267-271.

    [9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/274.

    [10] Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 112, bab: 2

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/274-275.

    TABERİ TEFSİRİ

    Dosdoğru Namaz Nasıl Olmalı?

     
    NAMAZI DOSDOĞRU KILMAK
     
     
    İnsanları emr-i bil maruf nehyi anil münkerden uzaklaştıran şeytan ve dostları, namaza da müdahale etmişler ve bu müdahaleye maruz kalan insanlar, namazın anlamından uzak bir konuma düşmüşlerdir.
    Nitekim halkında müslüman olan ülkelerde yaşayan birçok insan namaz kılmakta, fakat ne var ki kıldıkları namazdan gafil bulunmaktadırlar. Kuran-ı Kerim ifadesiyle bu kimseler namazlarında yanılgıdadırlar, ne için nereye yöneldiklerinin, ne yaptıklarının bilincinde değildirler.

    [ İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (107-Maun 4...6)]

    Müslümanların en görkemli ve en anlamlı ibadeti olan namaz, günümüzde ne yazık ki önemini ve etkinliğini kaybeden bir eylem durumuna getirilmiştir. Namaz kılmayı veya hacca gitmeyi ticari bir bonservis olarak kullananları bir kenara bıraksak bile, samimi müslümanlarda da namaza ilişkin yanılgılarla karşılaşabiliyoruz.

    -Ne yapmalı?- sorusuyla yanınıza gelen bir müslümana ; -öncelikle dosdoğru namaz kıl- dediğinizde, bir el havada sallanmakta ve ; -zaten namaz kılıyoruz- şeklinde basit bir cevap verilmektedir !.

    Oysa ki bu namaz,
    Mekke dönemi müslümanlarının en büyük eylemlerindendi. Bu kutlu müslümanlar dosdoğru kıldıkları namaz ile cahili pisliklerden temizleniyorlar, dosdoğru kıldıkları namaz ile dosdoğru bir Rabbani kimliğe kavuşuyorlardı.

    Cahili toplumlarda yaşayan müslümanlar, bu cahiliyeden kaçınılmaz olarak etkilenmektedirler. Bu müslümanlara sosyal yaşantıları esnasında cahiliyeden birçok izler, birtakım pislikler bulaşmaktadır. Böyle bir konumda bulunan müslümanların öyle namaz kılmaları gerekir ki, kılacakları bu namaz ile Rabbani iklimi teneffüs etsinler.

    Allah’ın huzuruna durdukları zaman, neleri terk ettiklerini bilsinler. Yöneldikleri kıbleye, vücudlarıyla, akıllarıyla, fikirleriyle, kalbleriyle, her şeyleriyle yönelsinler .Rabbim şahiddir, muhtacız böylesi namazlara!.

    Havaya, suya, ekmeğe muhtaç olmamızdan daha fazla, çok daha fazla muhtacız böylesi namazlara.çünkü böyle kılınan namazlarda temizlenebilecek ve böylesi namazlarda dirilebileceğiz ...

    Evlerinizde namaza durmazdan önce düşünün!..
    Resulullah (s.a.v.) o sırada evinizin bir odasına teşrif etmiş olsa, Resulullah (s.a.v.)’in bulunduğu odaya, onun huzuruna nasıl girersiniz?

    Bunu düşünün!..
    Vücudunuzun heyecanla titremesini, kalbinizin saygıyla çarpışını dinleyin!.sonra seccadenize bakın!. Kendi kendinize ; -şimdi Resulullah (s.a.v.)’in huzuruna değil, onun ve hepimizin Rabbi olan Allah (c.c.)’ın huzuruna çıkıyorum!? diyerek kendinizi uyarın, ikaz edin.

    Korkarak, titreyerek, severek, sevinerek girin O’nun huzuruna. -Allahuekber- diyerek O’nu tekbir ettiğiniz zaman, O’nun dışında kalan herşeyin küçüklüğünü, acizliğini bir kez daha idrak edin.

    Namaz boyunca Rabbinizle konuşmanın, Rabbinize sığınmanın haşyetini teneffüs edin.ve açın ellerinizi, isteyin Rabbinizden, O’ndan isteyin, Malik-ül Mülkten isteyin, Rahman ve Rahim olandan isteyin...

    Kendinizi unutup, kardeşleriniz için isteyin, garipler, mustazaflar, muvahhidler için isteyin.. sonra doğrulun seccadenizden ve dosdoğru kimliklerle, dosdoğru eylemlere doğru yürüyün.. insanları kurtarmaya ve gerçek kurtuluşa doğru yürüyün!...
    Mehmed Alagaş
    NAMAZI DOSDOĞRU KILMAK; İnsan Dergisi Yayınları
     
     

    İslam mı Laiklik mi?

    İnsanın insan üzerindeki tahakkümünü kırmak, hepsine eşit­lik esasına uygun davranarak, ilâhi kanunların güzelliği ve adaleti altında toplamak için Allah, rasullerini göndermiştir.

    Bütün peygamberlerin getirdiği mesaj aynıdır;

    "... Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilahı­nız yoktur" (11/50, 7/59) Allah rasulleri değişik kavimlere, değişik zamanlarda gelerek onları ilâhi rehberliğe davet et­mişlerdir. (16/36, 28/47, 35/24, vb.)

     

    Laik devlet ise, ilâhi rehberliğe başkaldıran bâtıl bir yapı veya siyâsi organizasyon olduğu halde bir müslüman tarafın­dan benimsenebilir mi?

    "Gerçekten sizin Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. (O) geceyi, durmadan kovalayan gündüzle bürüyüp örter; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur." (7/54)

     

    "Hüküm yalnızca Allah'ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir..." (12/40)

    Madem, ki, "yaratmak da, emir de", "hüküm" de "yalnız­ca Allah'a aittir." Meşru olan, müslümanın gözü gibi koru­masına layık olan devlet de bu temel esası kabul eden, bunu ilke edinen ve teşkilatlanmasını, hukuki düzenini bu esasa göre kuran devlet olmalıdır.

    Mâlik ve hükmedici olarak Allah dilediğine yeryüzünün yönetimini verir. "De ki; Ey mülkün sahibi Allah'ım, sen dile­diğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın..." (3/26) "Rabbinden size indirilene uyunuz, O'ndan başka (öy­le isimlendirilen) velilere (dostlara, yardımcılara) uymayın..." (7/3)

     

    Allah'ın emirlerine uymayan, O nun hükümleriyle hükmetmeyenler Kur'ân'da kâfirler olarak isimlendirilmektedir: "Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar kâfir olanlardır." (5/44)

    "Allah ile birlikte başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olur­sun. Senin Rabbin yalnız kendisine kulluk (ve itaat) etmenizi emretti" (17/22-23)

     

    Bu âyetlerde, Kur'ân, Allah'ın siyâsi ve hukuki hüküm­ranlığı kavramını açıklamaktadır.

     

    İzzeti Yanlış Yerde Aramak Mehmet Pamak

     

    Şeytan ve Dostları

    ALDATICI VE ALDANANLAR

    İnanç sistemimize göre İslam Dinini; Allah göndermiştir. Sahibi, koruyucusu O’dur. Kur’an-ı Kerim’in nihai vahiy olduğuna iman eden bir insan, iman ve ibadetinde bu vahiyle mükelleftir. Bunun dışına çıkarak insani veriler ve tecrübelerle veya isteklerle yapacağınız her türlü değişiklik (bid’at) İslam olmaz, ancak sizin dininiz olur.

    İslam dininde iman ve ibadet bahsinde Allah ve peygamberden başka kimse de yetki yoktur. İnanmamakta hürsünüz; ancak inanıyorsanız, Hakk kaynaktan size intikal ettiği şekilde uygulamakla mükellefsiniz. Hem inanıp hem de istediğim şekilde ibadet ederim diyorsanız… O İslam’a ait bir farz olmaktan ziyade size has bir tarz olarak nitelendirilebilir; fakat dinin farzı böyledir şeklinde bir dayatmada bulunursanız, bu apaçık Allah ve peygamberinin hukukunu çiğnemektir.

    Kitap olarak Kur’an-ın kabul edilmesine rağmen, Kur’an-ın yaşamsal boyutunu inkar eden küfre girmiştir.

    Yaşam denen olgu, şu basit hayattan ibaret değildir. Kesintisi olmayan, mükafatların ihsan edildiği ya da eşi benzeri olmayan şiddetli azap ile cezalandırılmak üzere Alemlerin Rabbine dönüş (ölüm) de yaşamın bir başka boyutudur.

    İstikametin hakikati, ikrardan sonra karardır. Yoksa ikrardan sonra firar değildir.

    Kur’an-ı Kerimi dikkate alan mü’minlerin şeytan ve dostlarını apaçık birer düşman olarak bilmeleri ve onlara karşı uyanık olmaları gerekmektedir.

    Şayet düşman olarak bildirilen ve düşman olarak bilinmeleri gereken aldatıcılar, cahili değer ölçüsüne göre dost kabul edinilmiş ve onların telkinleri ile adlanılmış ise, bu müstekbirleri veya aldatıcıları suçlamanın bir faydası yoktur, suçlu, aldatıcıları dost kabul eden, saf iyi niyetli insanlarımızdır, suçlu, aldanan insanlarımızdır. Nitekim, cehenneme yalnız aldatıcılar değil, ilahi vahiy ile uyarılmalarına rağmen aldananlar da girecektir.

    Bu konuyla ilgili sure ve ayet numaralarına bakılması rica olunur.

    2   Bakara Suresi; 165, 166, 167                                                                 

    7   A’raf Suresi; 38                                                                                     

    14 İbrahim Suresi; 21                                                                                 

    33 Ahzab Suresi; 66, 67                                                                             

    37 Saffat Suresi; 27, 28                                                                             

    38 Sa’d Suresi; 59-61                                                                                     

    40 Mü’min Suresi; 47, 48

    izzetozturk63@hotmail.com

    Müstehcen Siteler Haramdır

    Müstehcen resimler ve görüntüler

    Soru: Hocam, internetteki müstehcen site ve resimlerden kaç kez uzak durmaya çalıştım. Her seferinde söz verdim. O tür kadınları dışarda görsem tiksiniyorum, dönüp bakmıyorum bile elhamdülillah. Fakat yine de kendime mani olamıyorum. Bu konuda bana nasihat eder misiniz?

    CEVAP:

    Aziz ilim talibi,

    Müstehcen resimler ve görüntüler,

    1. İnsanın içindeki iyilik hücrelerini öldürür.

    2. Şehvetini azdırır.

    3. Meleklerimizin moralini bozar ve bize dua etmelerine engel olur.

    4.İnsanın kendisine karşı saygısını azaltır.

    5. İradesine karşı güvenini sarsar.

    6. Hafızayı zayıflatır.

    7. Kalbi meşgul eder ve kararmasına yol açar.

    8. Şehvet, insana verilmiş emanettir. Emanete sadakat gerektir. Şehvet emanetini meşru yollardan tatmin etmek gerekir. Bunun en güzel yolu da evliliktir. Gençlere bir an önce evlenmelerini, zamanı gelmiş evliliği dünyevi gerekçelerle ertelememelerini tavsiye ederim. Size de... Bu tür kerih görüntüler, ileride gerçekleşecek evliliğin gizemini de azaltır.

    Bütün bu zararları göz önünde tutunca alk-ı selim bu tür kerih görüntülerden ve müstehcenlikten uzak durmayı emreder. Siz de irade sınavında bu savaşı kazanmak için gayret edin. Bunun bir iç cihad olduğunu unutmayın.

    Rabbim, nefsi emmarenin kötülüklerinden hepimizi korusun. 

     

    Değerli kardeşim ;
    Zaman zaman ben de nefsimle mücadele ediyorum bu sitelere karşı. Eskiden mağlup olduğum zamanlarda olmuştu. Şeytan diyordu ki sadece görüntü bunlar sen gerceğini yapmıyorsun ki hem her zamanda bakmıyorsun oysa başkaları neler yapıyor neler senin ki basit bir kaçamak. Günahlaı böyle basit gösteriyordu. Ama bir dergide okuduğum bir cümleden sonra seytan beni bu yolla kandıramaz oldu. Dergide diyordu ki Bu tür sitelere girmek HARAMDIR. Bu cümle bana yetti. Aklımı başıma getirdi. Bildiğim ama idrak edemediğim birşeyi idrak etmeme imkan verdi. İçki nasıl haramsa kumar nasıl haramsa v.s. bu sitelere girmekte HARAM dır kardeşim. Biz müslümanlar olarak uzak durmalıyız.
    Ayrıca maddi olarakta yapabileceğimiz şeyler var bu sitelerden uzak kalmak için. Mesela internet filtre proğramı yükleyip bu sitelere engel olabiliriz. Diyeceksiniz ki bu sitelere girmemek için kendime engel olamadığım durumlarda bu filtreyi devre dışı bırakıp girebilirim. Bununda kolayı var kardeşim. Filtre proğramını yüklerken verdiğiniz şifreyi çok zor akılda kalmayacak şekilde belirleyin. Mesela kr2tryslfdkn45asmk Genelde bu programlar aynı şifreyi ikinci kez yazarak onaylamanızı ister. Bu nedenle öncelikle bu şifreyi bir kağida yazın. Onaylamayı da tamamladıktan sonra kağıdı yırtıp atın. Artık isteseniz de filtre programını devre dışı bırakamazsınız. Bu yöntemde en azından nefsinize hakim olamadığınız durumlarda bu tür yerlere kolayca erişmenize engel olur.

    Allah yar ve yardımcımız olsun.

     

    Kulluk Kime?

    63- O gün azab üzerlerine hak olanlar: "Rabb'imiz, azdırdıklarımız şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik, zaten, aslında bize tapmıyorlardı" derler.

    64- "Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın " denir; onlar da çağırırlar. Ancak kendilerine cevap veremezler; cehennem azabını görünce doğru yolda olmadıklarına yanarlar.

    Bu ilk soru, azarlama ve kınama amacı ile yöneltilmiş bir sorudur. "Benim ortağım olduğunu iddia ettikleriniz nerededirler?"

    Aslında yüce Allah o gün sözü edilen ortakların var olmadığını, dünya hayatında onlara uyanların bu gün onlar hakkında bir şey bilmediklerini ve onlara ulaşma imkanına sahip olmadıklarını biliyor. Fakat bu soruyu yönelterek onları şahitlerin huzurunda rezil-rüsva ediyor.

    Bu yüzden soru sorulanlar cevap vermiyorlar. Çünkü bu soru sorulurken cevap verilmesi hedeflenmiyor. Onlar da cevap yerine, peşlerinden gelenleri saptırma ve Kureyş kabilesinin önde gelenlerinin kendilerine uyan insanlara yaptıkları gibi kendilerini izleyenleri, Allah yoluna girmekten alıkoyma suçundan sıyrılmaya çalışarak şöyle diyorlar:

    "Rabb'imiz, azdırdıklarımız şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik, zaten, aslında bize tapmıyorlardı."

    Rabb'imiz biz onları zorla saptırmadık. Çünkü onların kalplerini etki altına alacak, onların duygu ve düşüncelerine egemen olacak bir güce sahip değiliz. Onlar kendi istekleriyle ve severek yoldan çıktılar. Nitekim biz de hiçbir zorlama olmaksızın kendi isteğimizle sapıklığa daldık. "Onlardan uzaklaşıp sana geldik" Onları saptırma, yoldan çıkarma suçundan uzaklaştık. "Zaten, aslında bize tapmıyorlardı" derler. Heykellere, putlara, senin yarattığın herhangi bir varlığa kulluk ediyorlardı. Biz kendimizi onlar için ilahlık pozisyonunda görmedik. Onlar da bize kullukla yönelmediler.

    "Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın" denir.

    Onları çağırın ve onları izlemekten kaçmayın (!) Onları çağırın ki, size cevap versinler, sizi kurtarsınlar. Çağırın onları, işte bugün, onların işe yarayacakları gündür. (!) Zavallılar, onları çağırmanın hiçbir şeye yaramayacağını biliyorlar ama zorla emre itaat ediyorlar!

    "Onlar da çağırırlar ancak, kendilerine cevap veremezler." Kasas Suresi

    http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm

    Allah İle Beraber Başka İlahlar mı?

     

    Müşriklerin yüce Allah'ı bir yana bırakarak taptıkları bu düzmece ilahlar putlar olabilir, melekler ya da cinnler olabilir, Allah dışındaki başka ilahlar olabilirler. Hiç kuşkusuz yüce Allah herşeyi biliyor. Fakat yine hepsi biraraya getirildikleri bu büyük alanda sorguya çekiliyorlar. Bu soruşturmada teşhir etme, rezil etme ve azarlama amacı vardır ki, bu bile başlıbaşına korkunç bir azaptır. Düzmece ilahların cevapları yüce Allah'a sığınmak, yapılan iftiranın yakışıksızlığını açıklamak ve "ilahlık" iddiası karşısında ilgisizlik belirtmek olur. Onlar yüce Allah dışında dost ve yandaş olarak sayılmış olmayı bile içlerine sindiremediklerini söyleyecekler ve bütün suçu kendilerini putlaştıran inkarcı cahillerin üzerine yıkacaklardır. Okuyalım:

    "Düzmece ilahlar derler ki, `Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin! Senin dışında başka korucular ve dayanaklar edinmek bize yakışacak bir tutum değildir. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimetler verdin ki, sonunda seni anmayı unutarak yokedilmeyi hakeden bir topluluk oldular."

    Bu uzun süreli ve miras yolu ile gelen nimetler, nimetlerin bağışlayıcısını tanımayan, O'na yönelmeyen ve şükretmeyen bu nankörleri azdırmış, nimetlerin sahibini hatırlamaktan alıkoymuştur. Böylece kalpleri çoraklaşmış, kurumuştur. Tıpkı ne bir hayat, ne bir bitki ve ne de meyva içermeyen çorak bir toprak gibi. Aslında bu kimseleri tanımlayan kavram "yok olmak" anlamındadır, fakat bu kavramı ifade etsin diye kullanılan sözcük "çoraklık" ve "boşluk" anlamlarını da çağrıştırıyor. Kalplerin çoraklığı ile hayatın boşluğu, hiçliği yani.

    http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm

    Modern Cahiliye

    12- Allah'ı bir yana bırakarak kendisine ne zarar ve ne de fayda dokunduramayan sözde ilahlara yalvarır. İşte koyu sapıklık budur.

    13- O, zararı faydasından daha yakında olana yalvarır. Böylesi ne fena bir destekçi ve kötü bir yandaştır.

    İnanç sistemi mü'minin hayatında değişmez odak noktasıdır. Çevresindeki dünya sarsılır, ama o bu nokta üzerinde değişmeden durur. Olaylar ve etkenler çeker, ama o, sarsılmayan bir kayaya yapışmıştır. Çevresindeki tüm dayanaklar devrilir ama o, devrilmeyen ve yıkılmayan bir temele dayanmıştır.

    İşte mü'minin hayatında inanç bu kadar önemlidir. Bu yüzden mü'min inanç sistemine yapışmalı, ona dayanmalı, ona güvenmeli, inancında bir sarsıntı geçirmemeli, inanca karşılık bir ödülün beklentisi içinde olmamalıdır. Çünkü inancın kendisi bir ödüldür. İnanç kendisine sığınılan bir korunak, yaslanılan bir dayanaktır. Evet, inanç kalbin ışığa açık olmasının, doğru yolu bulmaya istekli olmasının ödülüdür. Bu yüzden yüce Allah bu kalbi korumak, ona güven vermek için inanç sistemini bahşetmiştir. İnanç bir ödüldür, çevresindeki şaşkınların çaresizliğini, esen rüzgârlara kapılıp gitmelerini, kasırgaların onları savurup atmalarını, bunalımların baskısı altında inlediklerini gördükçe mü'minler bu ödülün değerini kavrarlar. Öte taraftan mü'minlerin inançları sayesinde kalpleri huzura ermiştir. Ayakları güvenle yere basar, vicdanları rahattır. Her zaman Allah'la ilişki içindedirler ve bu ilişkiden mutluluk duyarlar.

    Ama ayetin değindiği bu gruba mensup insanlar ise, inanç sistemine pazarda alınıp satılan bir meta gözüyle bakarlar:

    "Eğer işleri iyi giderse hoşnut olur."

    "Yani ``iman iyidir. Baksana yarar sağlıyor. Sütü arttırıyor, ziraatı geliştiriyor, ticareti kârlı kılıyor, sürümü garantiliyor" der.

    "Fakat eğer sınav amaçlı bir sıkıntı ile karşılaşırsa yüzgeri eder, sırt çevirir. Böylesi hem dünyayı hem de ahireti kaydeder."

    Başına gelen musibetten dolayı dünyayı kaybeder, çünkü sabretmez, kararlılık göstermez, bu musibet karşısında Allah'a dönmez. Yüzüstü döndüğü, ahiret inancını yitirdiği, kendisini düze çıkaracak doğru yoldan saptığı için ahireti de kaybeder.

    Kur'an-ı Kerim'in ifade tarzı, onun Allah'a yönelik ibadetini "bir yol kenarındaymış gibi" şeklinde tasvir etmektedir: Bu ibadet inanca dayanmamakta, bu yüzden o kişi sürekli ve kalıcı olarak ibadet etmemektedir. Kur'an-ı Kerim bu tip insanların ibadetini daha ilk dokunuşta yere yıkılacak gibi dengesiz duran bedensel bir hareket gibi tasvir ediyor. Bunun için bir fitne ile karşı karşıya kalınca hemen yüzüstü yere kapanıyor. Dengesiz durduğu için yere yuvarlanması kolay oluyor.

    Ticarette kâr-zarar hesabını yapmak doğru ve yararlı bir davranıştır. Ama inanç için böyle bir yaklaşım içinde olmak doğru değildir. Çünkü inanç gerçektir ve sırf bunun için kabul edilir. Aydınlığı ve hidayeti algılamaya müsait bir kalbin olumlu tepkisi sonucu gerçekleşir bu. Zaten böyle bir kalp algıladığı şeye şöyle veya böyle tepki göstermek zorundadır. İnanç sistemi, özünde taşıdığı iç güven, huzur ve hoşnutluk itibariyle kendi karşılığını da beraberinde taşımaktadır. Bu yüzden inanca karşılık dışardan bir başka ödül istenmez.

    Mü'min, yol göstericiliğine, yakınlığından ve himayesinden duyduğu iç huzura şükretmek amacı ile Rabb'ine ibadet eder. Bunun dışında bir ödül varsa, iman ve ibadetin üzerine yüce Allah'ın kendisine yönelik bir lütfudur.

    Mü'min ibadet ettiği ilahını denemez. O daha baştan itibaren Rabb'inin takdir ettiği her şeyi kabullenmiştir. Rabbinin kendisini denemeye tabi tuttuğu her şeye teslim olmuştur. Daha baştan itibaren darlığa da bolluğa da uğramayı hoşnutlukla kabul etmiştir. Ama bu, pazarda satıcı ile alıcı arasında gerçekleşen bir alışveriş sözleşmesi değildir. Bu, yaratılmışın yaratıcısına, hakkında karar verme yetkisine sahip, varlığının temel kaynağı Rabb'ine teslim olmasıdır.

    Fitne anında yüzüstü yere kapanan kişi, kuşkusuz büyük bir kayba uğrar.

    "İşte apaçık hüsran budur."

    İç huzurunu, güvenini, kararlılığını, hoşnutluğunu kaybeder. Bunun yanında mal, evlat, sağlık ayrıca yüce Allah'ın kullarını denediği ve hayat için önem taşıyan değerler konusunda da büyük kayba uğrar. Yüce Allah bağlılıklarını, imtihan karşısındaki sabırlarını, uğruna kendilerini adamalarını, kaza ve kederini karşılama biçimlerini denemek için bu konularda kullarını imtihan eder. Musibet anında yüzüstü yere kapanan kişi ayrıca ahireti de kaybeder. Ahiretteki nimetleri, Allah'ın yakınlığını ve hoşnutluğunu kaybeder. Ama ne büyük kayıp!

    Bir yarın kenarındaymış gibi Allah'a ibadet eden kişi nereye yönelecek? Allah'dan uzaklaşıp nereye meyledecek?

    "Allah'ı bir yana bırakarak kendisine ne zarar ve ne de fayda dokunduramayan sözde ilahlara yalvarır."

    İlk cahiliye döneminde olduğu gibi bir heykele, bir puta dua eder, ona yalvarır. Ya da insanların sadece Allah'a yönelmekten, O'nun belirlediği yol ve sisteme uymaktan saptıkları her zaman ve mekanda geçerli olan diğer cahiliye sistemlerinde olduğu gibi bir şahsa ya da yöne veya çıkara ibadet eder. Peki bütün bunlar nedir? Bu, duaların karşılık gördüğü biricik merciden sapmadır:

    "İşte koyu sapıklık budur."

    Budur doğru yoldan ve hidayetten uzak olanın en somut ifadesi:

    "O, zararı faydasından daha yakında olana yalvarır."

    Bir puta ya da şeytana veya insanoğlundan herhangi bir dayanağa dayanır, ona ibadet eder. Oysa bunların hiçbiri insana zarar veya fayda verme gücüne sahip değildir. Hatta zarara neden oluşturmaları daha yakın bir ihtimaldir. Bu yüzden zararı yararından yakındır. Bu tutumun vicdanda meydana getirdiği zarar; kalbin paramparça olması, çeşitli kuruntuların ve zilletin baskısı altında ezilmesi şeklinde somutlaşır. Ayrıca pratik hayatında da çeşitli zararlara uğrar. Sapıklık ve kaybà uğramanın ardından ahirette göreceği azap da bunu ifade etmesi açısından yeterlidir:

    "Böylesi ne fena bir destekçidir."

    İnsana ne zarar ne de yarar dokundurma gücüne sahip olmayan şu zayıf yaratık...

    "Kötü bir yandaştır."

    İnsanın zarara uğramasına neden olan... Bu dost ve yoldaşın bir heykel, bir put olması ile birtakım insanların her zaman ve her yerde tanrı ya da yarı tanrı edindikleri bir insan olması farketmez.

    http://receppiskin.blogcu.com/hac-s-resi-tefsir_2942893.html

    Seçimler

     

    HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH’INDIR!!!

    “Hüküm (hakimiyet ve egemenlik)sadece Allah’ındır. (Yusuf 40)

    “Hayır rabbin hakkı için onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra verdiğin hükümde nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisa 65)

    “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”(Maide 44)

    “Allah ve Rasulu bir işe hüküm verdikleri zaman mümin erkek ya da kadın için kendi nefislerinden seçenekte bulunma hakları yoktur”(Ahzab 36)

    Yukarıdaki ayeti kerimelerden açıkça anlaşıldığı üzere İslam’da hakimiyet, egemenlik, yargı ve yasama bütünüyle Allaha aittir.Yani insan hayatının tüm alanlarında yegane yetki sahibi sadece Allah’tır,neyin helal neyin haram olduğuna yada neyin serbest neyin yasak olduğuna karar verecek yegane merci Allah-u tealadır. Bunun kısaca adı şeraittir.Namazdan tutunda insan ve devlet ilişkilerine kadar tüm alanlarda yasama hakkı Allah’a aittir.Dolayısıyla bir insanın Allah’ın kanunlarıyla hükmetmemesi , bunun yerine yerli yada yabancı birtakım anayasalarla hükmetmesi , bunların daha adil ve çağdaş olduğuna inanması bunlarla yargılanmayı kabul etmesi kişiyi İslam dairesinin dışına çıkartır.Bütün bunlar birer küfür amelidir.

    Özetleyecek olursak bir insan bir toplum yada bir devlet ya Allah’ın kanunları ile hükmeder yahut beşeri bir takım yasalarla hükmeder, örneğin Allah içkiyi haram kılmışken beşeri sistemler içkiyi çağdaş olma alameti sayarlar.Allah örtüyü emrederken onlar örtüyü yasaklar ve örtülüleri cezalandırırlar.İşte bu Allah’a karşı isyan bayrağını çekmek ve Allah’ın kanununu yok saymaktır.

    DEMOKRASİ VE LAİKLİK

    Demokrasi Allah’ın emrini değil halkın isteklerini yerine getirmek Allah’ın kanunu bırakıp beşerin istediğini hakim kılmaktır.Kısaca halk yönetimi demektir.Demokraside egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.Laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması birinin diğerine karışmamasıdır.Bundan da anlaşıldığı üzere demokrasi ve laiklik evrensel İslam nizamına taban tabana zıttır.Allah’a isyan etmek ve Allah’ı inkar etmektir.

    SEÇİMLER(!)

    Seçim , parlamentonun yani hükümetin halk tarafından seçilmesidir. Peki halk tarafından seçilen bu hükümet ne ile hükmetmekte, hangi kanun ile işlerini yürütmektedir.Gerçek şu ki;Türkiye’de en sağcı partiden tutalım da en solcu partiye kadar bütün partiler TC anayasasıyla hükmetmektedirler.Yani bütün partiler egemenliğin kayıtsız şartsız Allah’a değil millete ait olduğunu kabul etmektedirler.Oysaki bu anlayış küfürdür.Oy veren her insanda bu amele iştirak etmiş olmaktadır.Eğer hiçbir parti Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyorsa (ki kanunen hükmedemez )bir müslüman nasıl olurda oy verir.

    Öte yandan Türkiye’deki ve dünyadaki seçimler tam bir aldatmacadır.Zira başa gelen yöneticiler ne seçim meydanlarında vadettiklerini nede halkın kendilerinden istediklerini yapabilmektedirler.İster AKP olsun ister CHP ister SP olsun ister DP veya MHP hepside laik ve demokrat olan Türkiye cumhuriyeti sistemini korumakla görevli aynı çarkın farklı dişlileridir.Bakın gerek başörtü yasağı gerek kuran kurslarının kapatılması ve gerekse mütedeyyin insanların baş hedef seçilmesi şeklinde özetleyebileceğimiz 28 ŞUBAT Refah partisinin bir ürünüdür.Bugün ise aynı yasakların sürmesi ile beraber Türkiye’nin Amerika’nın güdümüne girmesi , bu dediklerimizi doğrular.Adana’daki incirlik üssünün varlığı ve İskenderun’da Amerikalı askerlerin Türk kızlarının servis edildiği genelevlerinden faydalanması Türkiye’nin ne durumda olduğunu sanırım açıklar.Acaba geçmişte AKP’ye oy veren veya şuanda vermeyi düşünenler bu olanlara razı mıdır.Zaten tek başına iktidar olan ve 357 milletvekili sayısını ilk defa bulunduran buna rağmen cumhurbaşkanını dahi seçemeyen AKP bu ülkede hükümetin değil başka odakların yada başka güçlerin ülkeyi yönettiğini göstermez mi?!!

    TUTUMUMUZ!!!

    Bütün beşeri sistemlere ,Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tüm tağutlara ve yerli yabancı tüm şer güçlere savaş açmakla emrolunan muslümanın oy vermemesi imani bir sorumluluktur.Allah korusun oy veren her insan bu sistemin bir parçası olmaktan kendini kurtaramaz.Türkiye’de yaşanan bütün gayri İslami icraatlara katılmış ve bu zulümlere ortak olmuş olur.

    İşte bu anlatılanlar Allah’ın tertemiz şeriatidir.Ne bir beşer sözü ne de insan görüşüdür.Öğüt alan küfre ve harama düşmekten kendini korumuş olur.Almayan ise çetin bir hesaba düçar olur.

    “KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR”

    ALLAH ONLARI SEVMEKTEN,ONLARA DESTEK OLMAKTAN VE OY VERMEKTEN TÜM MÜSLÜMANLARI KORUSUN……….AMİN!!!

     

    http://www.ilahi-tr.org/dini-sorulara-cevaplar/13203-dinimizde-demokrasiye-katilip-oy-vermek-caizmidir.html

     

     

    Zalimlere Meyletmeyin

     

     

    Hud Suresi

     

    112.Öyle ise emr olunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür.

    113.Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.

     

    http://www.diyanet.gov.tr/kuran/arapca.asp?page_id=233

     

    "Sana emredildiği gibi dosdoğru ol."

     

    Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- bu emrin dehşetini ve etkisini ta derinden hissetmişti. Hatta O'nun, bu emre işaret ederek şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hud suresi saçımı ağarttı."

     

    Ayette geçen istikamet kelimesi, itidal yani sağa sola sapmadan belirlenen metod doğrultusunda yol almak anlamına gelmektedir. Bu ise; sürekli uyanıklığı; tedbirli olmayı, yolun sınırlarını daima gözetmeyi, çeşitli yönlere az-çok eğilim gösterebilen insani tepkileri kontrol altında tutmayı gerektirir. Kısacası bu, hayattaki her harekette sürekli tetikte olmayı gerektiren bir durumdur.

     

    "Hiç kuşkusuz Allah bütün yaptıklarınızı görür."

    Ayette geçen "Basir = görür" kelimesi "Basiret"ten gelir ve bu konuya da son derece uygun düşmektedir. Çünkü bu konu basiretin, güzel kavrayış ve değerlendirişin vurgulandığı bir konudur.

    Öyleyse ey peygamber, emredildiğin gibi dosdoğru ol; senin yanında yeralan eski sapıklıklarından tevbe etmiş kimseler de öyle olsunlar.

     

    "Sanık zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi."

     

    Zalimlere dayanmayın, güvenmeyin. Yeryüzünde güç kaynaklarını ellerinde bulunduran, ellerindeki bu kuvvetle kulları Allah'ın dışında birtakım yaratıklara kulluk yapmaya zorlayan tağutlara, zorba zalimlere dayanmayın. Onlara dayanıp güvenmeyin. Çünkü sizin onlara güvenip dayanmanız, onların işlediği bu büyük kötülüğü onayladığınız anlamına gelir. Bu, onların işlediği büyük kötülüğün günahına ortak olmanız demektir.

     

    "Allah'dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O'nun yardımını göremezsiniz."

     

    http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Hud/Hud112-115.htm

     

     

    Allah'a İman Tağut'u Ret İle Başlar.

    Tağut nedir?

    Tağut; arapça bir kelime olup “tağa” (haddini aştı) kökünden türemiştir ve “haddini aşan mahluk” demektir. Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthane, kâhin, sihirbaz. Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça "Teğa" kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan "Tuğyan" Allah Teâlâ'ya isyan etmek anlamına gelmektedir. Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.Tağut, Allah (c.c)'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider veyahut da kral olabilir.Bu sebepten bir insanın hakiki mümin olabilmesi için tağutu reddetmesi gerekmektedir.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul etmez.” ( Kehf: 26 )

    “Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir.”( Yusuf: 40 )

    “Şüphesiz her ümmete: “Allah’a ibadet edip, taguttan kaçınsınlar diye rasuller gönderdik. Onlardan kimisine Allah hidayet etti, kimisine de sapıklık hak oldu.” (Nahl:36)

    “Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)

    TAĞUT’A ÖRNEKLER

    Tağutu daha iyi anlayabilmek için şöyle örnekler verebiliriz:

    1) Allah (c.c) hırsızlık hakkında şöyle buyuruyor:

    “Hırsızlık yapan erkek ve kadının Allah’ tan bir ceza olmak üzere yaptıklarına karşılık olarak ellerini kesin.” ( Maide 38 )

    Allah (c.c) bu ayette hırsızlık yapanın elinin kesilmesi için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Hırsızlık yapan kişinin elinin kesilmesi doğru değildir. Hapse atılması gerekir.” Veya “boynunun kesilmesi lazım.” derse bu kişi açık bir şekilde: “Ben Allah’ın koyduğu kanunları kabul etmiyorum, beğenmiyorum” demese bile Allah’ın kanunlarından başka kanunlar çıkardığı için sadece ve sadece Allah’a ait olan hüküm koyma yetkisini kendisine vermiş, ilahlık taslamış ve böylece tağut olmuş olur.

    2) Allah (c.c) faiz hakkında:

    “Allah alış-verişi helal faizi haram kıldı.”(Bakara 275)

    buyurarak faizi kesin olarak haram (yasak) kıldığını bildiriyor. Bir kişi çıkar da Allah’ın yasakladığı faizi serbest bırakırsa, faizle çalışan bankaların açılması için kanun koyarsa bu kişi açık bir şekilde: “faiz helal” demese bile Allah’ın haram kıldığı faizi helalleştirmiş olur. Bu kişi kendisinde bu yetkiyi gördüğü için: “Ben ilahım” demese bile ilahlık taslamış ve tağut olmuş olur.

    3) Allah (c.c) başörtüsü hakkında:

    “(Ey Muhammed!) Mü’min kadınlara söyle! Baş örtülerini omuzlarına ve göğüslerinin üzerine indirsinler.” (Nur 31 )

    buyurarak mü’min kadınların örtünmeleri için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Bu şekilde giyinmek şart değildir, isteyen istediği gibi giyinebilir” diyerek bir kanun koyarsa bu kişi Allah’ın koyduğu ölçüler dışında bir ölçü koyduğu ve yalnızca Allah’a aid olan bir sıfatı, yetkiyi kendisine verdiği için ilahlık taslamıştır. Bu kişi açık bir şekilde “ben ilahım” demese bile,bende müslümanım dese , namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de tağut olmuş olur

    Günümüzde putlar cahiliyye dönemindeki putlardan farklıdır. cahiliyye döneminde Lat , Uzza,menat, Hübel , Vedd , Suva , yegus , Yeuk gibi putlar vardı. Günümüzdeki putlar ; bilim , meslek , makam , spor, çarptılmış kavramlar – özgürlük , düşünür aydın olma , hatta amaç haline getirildiğinde yazarlık, gazeteciilik , ilericilik , ekonomi , çağdaşlık , müzik , şehvet , azizleştirilmiş vasıta , para, çevre , moda, Allah’a baş kaldırmış akıl , Allah’a karşı dikilen aklın mahsulü. Komünizm , kapitalizm ,sosyalizm , maksizim , hümanizm , mistizim , teokrasi , hasılı kelam ihdas edilmiş veya kıyamete kadar Allah’ın değişmez nizamı islam’a rağmen ihdas edilecek bütün “izm”ler.Evet bu çağın putları bunlar. Bu putların Tağut’la yakından ilişkileri vardır.


    4) Allah (c.c) gayb hakkında şöyle buyuruyor:

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. O’ndan başkası onu bilemez. Karada ve denizde olanı yalnız O bilir.” [En'am: 59] Yine bu konuyla ilgili bir başka ayette Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Görülmeyeni bilen Allah görülmeyeni kimseye muttali kılmaz (göstermez). Ancak elçileri (nebi ve rasulleri) içinde razı olduğu, seçtiği kimseler müstesna. Çünkü O, bunların önüne ve arkasına izleyiciler (gözetleyiciler) dizer.” [Cin: 26-27] Allah (c.c) bu ayetlerde gaybı ve gayb ile ilgili tüm gerçekleri sadece kendisinin bildiğine ve bu konuda hiç kimsenin söz sahibi olamayacağına işaret ediyor. Ancak bazı gaybi bilgileri de seçmiş olduğu rasullerine sürekli olmamak suretiyle vahiyle bildirmiştir. Ve onlara inen vahyi de şeytanın etkisinden korumuştur. Yani rasullere gelen vahiy ve onlara bildirilen birtakım gaybi olayların gerçekliği muhakkaktır. Çünkü o, bizzat Allah tarafından bildirilmedir.

    Öyleyse günümüzde her kim kalkıp da gaybi bir takım gerçekleri örneğin; kalplerden geçeni bilebildiğini veyahut ileride olacak birtakım olayları bilebileceğini öne sürerse işte bu kimse (kendisine vahiy geldiğini iddia etmiş olacağından) her ne kadar: “Ben ilahım” demese de Allah’a ait olan bir sıfatı kendisinde gördüğü için ilahlık taslamış ve dolayısıyla tağut olmuş olur. Çünkü bu kişi Kur’an`ın vahyin kesildiğine dair haberini yalanlamakla kalmamış, aynı zamanda da Allah’a ait olan gaybı bilme yetkisini kendisinde görmekle Allah’a asi olmuş ve böylece kendisini ilah konumuna getirmek suretiyle tağutlaşmıştır. İşte bu kişiler her ne kadar müslüman olduklarını söyleseler, namaz kılsalar, oruç tutsalar, hacca gitselar, zekat verseler de Allah’a karşı iftira atmak suretiyle tağutlaşmış ve dolayısıyla kafir olmuşlardır. Kim bunlara itaat ederse, desteklerse veya tekfir etmezse veya bunlara itaat edip destekleyenleri reddetmeyip tekfir etmezse veya onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse o da kafir olmuş olur. Bu şekilde inanmayıp amel etmeyen kişi de müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de kafirdir. Çünkü bu kişi Allah katında imanın geçerli olması için gerekli olan tağutu inkar şartını yerine getirmemiştir.

    Yukarıdaki örneklerde bir mü’minin Allah’ın koyduğu ölçüleri değiştiremeyeceğini ve bu ölçüleri değiştirenlere de mü’min diyemeyeceğini net bir şekilde gördük.

    Allah (c.c) mü’mini bir başka ayette şöyle tarif ediyor:

    “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı bulunmadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” [Nisa: 65] Allah (c.c) kendi nefsine yemin ederek diyor ki: “Bir kişi herhangi bir konuda Rasulullah’ın getirdiği hükümlere başvurmazsa hatta başvurduğu halde verilen hükümden dolayı kalbinde bir sıkıntı duyarsa bu kişi mü’min değildir. İnsanın mü’min ve müslüman olabilmesi için insanlar arasında vuku bulan ihtilaflarda Kur’an ve sünnetin hükmüne başvurması ve o hükümlere zahiren ve batınen tam bir teslimiyet göstermesi gerekir.”

     

    http://nedir.antoloji.com/tagut/

     

    Mehmed Alagaş'ın Son Kitabı

    Kıymetli kardeşim,
    Mehmed Alagaş yeni eseri SON'a Son Kala ile bizlere tekrar "selam" verdi.
    Sizlerle arka kapak yazısını paylaşıyorum;
     
    "Son yıllarda hızla gelişen olaylar göstermektedir ki, yaşayarak yaşlanan ve küresel ısınma ile ateşi yükselen bir hasta durumuna gelen bu dünya, her geçen gün artan bir ivme ile biyolojik sonuna yaklaşmaktadır. Bu bilimsel realitiye gören fakat kendi hallerine ve yaşantılarına hiç bakmadan dünyadaki bu olumsuz gelişmelerden kaygılanan tüm insanlara 'dünya için üzülmenize, dünya için kaygılanmanıza hiç gerek yoktur' diyoruz. Gerçekten hiç üzülmeyin hiç merak etmeyin ki sizin eceliniz dünyanın eceline bağlı değildir. Çünkü dünya araç insanlar ise amaç olduğu için kalbi bir mutmainlik ile 'bizim ecelimiz dünyanın eceline değil, dünyanın eceli bizim ecelimize bağlıdır' diyebiliriz. Nitekim çok yakın bir zamanda kopacak olan kıyametin asıl hedefi ve asıl nedeni dünya değil, dünya üzerindeki insanlardır.

    Küreselleşen emperyalizmin kuşatmasına maruz kalan ve insanlık için kara, kapkara olan bu umutsuz dönem, çok kısa zamanda bazı ayet ve alametlerin açılmıyla başlayacak ve Rabbimizin lutfuyla meydana gelecek olan bu son aydınlanmada insanlar son bir tercihle karşı karşıya geleceklerdir.

    Kur'an-ı Kerim insanların kaçınılmaz gündemi olacak ve kendilerine göre soyut olan ayetleri inkar edenler Rabbimizin dilemesiyle somutlaşacak olan bu ayet ve alametleri inkar edemeyeceklerdir. Sona son kalanın yaşandığı bu dönemde konuyla ilgili ayeti kerimeleri Rabbimizin lutfuyla sizler de araştırdığınız ve tefekkür ettiğiniz zaman aynı ilahi gerçekliği inşALLAH sizlerde görebilecek ve kıyameti apaçık bir gerçek olarak burnunuzun dibinde hissedeceksiniz."
     
    ..... Kitabı muhterem bir Hocamızdan emanet olarak aldım; dehşet bir eser!

    Roman mı diye düşündük ama, gördük ki kitap, fikrî ve zikrî muhtevaya sahip.
    Unuttuğumuz ve arka palana attığımız kıyameti ele alan Alagaş, bizleri devamlı uyarmaktadır yaklaşan kıyamete karşı. Artık Sona geldiğimizi haykırıyor ve "Ey insanlar, sünnetullah vuku bulmadan, kendinize gelin" diyor...

    Bu son çalışmasıyla, yıllardan beri söylemek istediklerini dillendirmeye çalışmış Alagaş. İnsanların, yalan dünyanın aldatıcı gündemleriyle uğraşmaktan, ayetlerin hakikati üzerine mesai harcayanların söylediklerini duymaz, okumaz olduklarından dem vurur...

    Erişme imkanı olan kardeşlerimizin, tez vakitte kitabla tanışmalarını tavsiye ederiz. Bir seferde okuyup da geçilecek bir kitap değil. İnsanın dimağında derin izler bırakıyor.

    Rabbim, hakikatleri kavrama azmi ve bilinci nasip etsin cümle Ümmete.

    Selametle kalalım...
     
     

    Tevhidi Yaşayan Bir Müslüman

    Kur'an Algısında Seyyid Kutub Farkını Anlamak "

      
    Kutup, 29 Ağustos 1966'da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Cemal Abdunnasır tarafından, siyasi sistemle uzlaşmaz muhalefeti nedeniyle idam edilmişti.

    İdamının üzerinden 35 yıl geçmiş. Merhum Kutub, yazdıkları, söyledikleri, özellikle de yaşadıklarıyla, hâlâ günümüz İslam düşüncesi ve müslüman nesilleri üzerinde etkisini sürdürüyor.


    O, aksiyoner kimliğiyle öne çıktı ya da çıkartıldı. Belki bunda, onun dramatik bir biçimde ortadan kaldırılışının rolü büyüktür. Fakat kanaatimiz o ki, Kutub'un aksiyoner kimliğinin öne çıkartılması, onun fikir ve ilim adamı kimliğini bir parça geriye itti, hatta perdeledi.

    Biz Seyyid Kutub'un şehadet yıl dönümü anısına kaleme aldığımız bu yazıda, Fi-Zılali'l-Kur'an yazarını emsallerinden farklı kılan önemli bir boyutunu ele almak istiyoruz. Bu boyut, onun "nesneleşmiş Kur'an" algısının hakim olduğu bir dünyada, inşa edici bir "özne olan Kur'an" anlayışını yeniden kurmaya yönelik inkar edilemez katkısıdır.

    Bu katkının önemini anlamak için, öncelikle Kur'an'ın inşa etmek istediği hayatla Batı modernitesinin inşa ettiği modern hayat arasındaki fark üzerinde kısaca durmamız gerek.

    Günümüz dünyasında cari olan hayat, büyük oranda Batı modernitesi eliyle inşa edilmiştir. Bu inşanın, inşadan çok bir imha olduğu ortadadır. Çünkü Batı modernitesi, bir İslam mütefekkirinin ifadesiyle, insanlık tarihinde "bir yol kazası"dır.

    Vahyin öznesi olduğu inşa sürecinin hedefi ise, insanın yeryüzündeki varoluş amacına uygun yepyeni bir hayatın inşasıdır. Böyle bir hayat, bu hayatı inşa edecek öznenin inşasıyla mümkündür. Böyle bir öznenin inşası ise, onun aklının ve o aklın çalışma biçimini ve istikamet açısını belirleyen tasavvurun inşasından geçer. Bütün bu inşa süreci sonunda elde edilmek istenen amaç şudur:

    İnsan merkezli bir hayat.

    İman merkezli bir insan.

    Bilgi merkezli bir iman.

    Hakikat merkezli bir bilgi.

    Hakikatin merkezi ise zaten bellidir: "el-Hak" olan Allah...

    İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam'ın inşa edeceği bir hayata insanlığın duyduğu şiddetli ihtiyaç, kendisini müslüman olarak niteleyen insanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hissetmek için, "müslümanım" demek yetmiyor. Gerçekten kişinin müslüman olması ve İslam'ını ciddiye alması gerekiyor. Bu da ancak tasavvurunu, aklını, şahsiyetini vahye inşa ettirmiş bir insan olmasıyla mümkündür.

    Böyle bir insanın inşasından söz edilmeden, insanlığa kaybettiği umudu yeniden verecek bir medeniyetin inşasından söz edilemez.

    Çünkü Medine olmadan medeniyet olmaz. Medenî olmadan, Medine kurulamaz. Zira Medine, medenilerin ellerinde inşa edilen sitenin adıdır. Din olmadan gerçek anlamda medeni olunamaz. Çünkü edna olan dünyaya meyletmeye yatkın olan beşeri alıp medeni kılmayı amaçlayan tek sahici kurum, din kurumudur. Sorumluluk bilinci olmadan da Din olmaz. Çünkü Din, insanın Allah'a borçlu (deyn) olduğunun, dolayısıyla Allah'sız bir gelecek tasarlayamayacağının bilincine erdiren müessesenin adıdır.

    Şimdi bize düşen, vahiyden yola çıkarak vahyin inşa modelini, bu modelden yola çıkarak da vahyi anlamaya çalışmaktır. Bu anlamda vahiy "okunan peygamber", Efendimiz "yürüyen Kur'an" idi.

    Bu ikisini doğru anlamak, ancak vahyin inşa ettiği bir tasavvur ve akılla mümkündür. Vahyin bir tasavvuru ve aklı inşa edebilmesi ise, uzun zamanlar boyunca bir "nesne" olarak algılanan vahyin tekrar inşa edici bir "özne" olarak algılanmasıyla mümkündür.

    İşte "Seyyid Kutub farkı" dediğimiz şey de burada gündeme gelmektedir. Seyyid Kutub, tefsirine Fizılali'l-Kur'an (Kur'an'ın gölgesinde) adını verirken, bununla "Kur'an'ın gölgesi altında bir hayatı" kastediyordu. Bunun anlamı açık: Seyyid Kutup, Kur'an'ın nesneleştirilmesinin acısını ta yüreğinde duyuyordu. Fi-Zılali'l-Kur'an adlı tefsirinin mukaddimesinde okuduğumuz şu sözleri ona söyleten, işte bu acı ve sancıdır ve onun Kur'an'ı nesne olarak değil ilk indiği andaki gibi, inşa edici özne olarak algılama farkıdır:

    "Kur'an'ın Gölgesinde yaşamak bir nimettir; sadece onu tadanın farkına varacağı bir nimet; insan hayatını yücelten, onurlandıran, arındıran bir nimet" Kendisi de Allah'ın bir eseri olan insanoğlu, fıtrat binasının kilitli hücrelerini ancak Allah yapısı anahtarlarla açabilir. Varoluşsal hastalık ve bunalımlarını sadece Allah Teala'nın takdim ettiği ilaçlarla tedavi edebilir."

    Ya et-Tasviru'l-Fenni fi'l-Kur'an adlı eserini anasına ithaf ederken yazdığı şu satırlar:

    "Ey Ana, sana ithaf ediyorum!

    Küçük yavrun, büyük delikanlın için gösterdiğin uzun çabanın hasadı bu! Her ne kadar o, küçüklükteki Kur'an'ı tilavet güzelliğini yitirmişse de, Kur'an'ın anlamını derinliğine kavrama güzelliğini yitirmeden kalmak, onun en büyük arzusu olacaktır."

    Evet, Seyyid Kutub'un aksiyoner kimliğinin gölgesinde kalan bu boyutuna, günümüz müslümanı her şeyden daha fazla muhtaçtır. Çünkü günümüz müslümanlarının çoğu Kur'an'ı şahsiyetini inşa eden bir özne olarak değil, kimi zaman "mücevher kutusu", kimi zaman "fetiş", kimi zaman üzerine binilip Allah'a ulaşılacak "uçan halı", kimi zaman "tarihi bir hatıra" gibi, ama hep "kutsal bir nesne" olarak görüyor.

    İşte fi-Zılal'in misyonu, bu yanlış algıya Kutub'ça bir itirazdır.

    www.mustafaislamoglu.com

    ALLAH KORKUSU NEDİR?

     

    Allah

      ALLAH KORKUSUNU ANLAMAK

    Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi? Hiç kuşku yok ki içinizi tarifsiz bir korku kaplar, bambaşka bir insan olurdunuz. Hayatınızı bütünüyle farklı düzenlerdiniz. Etrafınızdaki insanların bu gerçeği göz ardı ettikleri için büyük bir gaflet içinde olduğunu düşünür, olanca gücünüzle ahiret için çabalardınız. Allah'a karşı günah olabilecek herşeyden şiddetle sakınırdınız. Ahiret hayatınızı riske sokabilecek en ufak bir söz ya da davranış korkudan içinizi titretir, hemen Allah'a yalvara yalvara, ürpertiyle dua eder, bağışlanma dilerdiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız bir an olsun aklınızdan çıkmazdı, kendi sonunuz için aynı ihtimali düşünmekten Allah'a sığınırdınız.

    Allah'ın sevgisini kazanmak, O'nun azabından kurtulmak için malınızı, canınızı, tüm enerjinizi kullanırdınız. Üstelik bunların hepsinde ölene dek sabırlı ve kararlı olur, karşınıza bir zorluk çıksa bile bu size zorluk gibi görünmezdi. Kimse sizi yolunuzdan çeviremez, Allah'ın rızasından taviz verdiremezdi. Her şart ve koşulda, her durumda ahiretiniz için yapabileceğinizin en fazlasını yapardınız. İnsanların, toplumların ne yaptıkları, nasıl bir hayat tarzını benimsedikleri, hangi ideolojilerin peşinden koştukları sizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Her halinizle ve her tavrınızla sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdınız. Allah'ın emir ve yasakları konusunda son derece titiz olduğunuz gibi insanlara da bunu anlatır, her gördüğünüz kimseyi bu gerçekle uyarırdınız. En büyük hedefiniz, tek amacınız Allah'ın dostluğunu kazanmak olurdu ve kendinizi tamamen O'na teslim ederdiniz. "... taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır..." (Bakara Suresi, 74) ayetindeki benzetmeyle vurgulanan korkunun şiddeti sizin de üzerinizde tecelli ederdi.

    Peki şu an cehennemi görmemiş olmanız mı sizi gereği gibi korkup sakınmaktan ve buna göre yaşamaktan alıkoyan? Oysa Allah cehennemin varlığını pek çok ayetinde haber vermekte, cehennemi insanlara tüm detaylarıyla tanıtıp, ondan sakındırmaktadır. Kaldı ki vakti geldiğinde cehennemi görmeyen insan kalmayacaktır. Allah bunu kesin olarak haber vermiştir. Ancak ondan yalnızca Allah'tan korkup sakınanlar kurtarılacak, diğerleri diz üstü çökmüş bir biçimde bırakılacaktır:

    Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz." (Meryem Suresi, 71-72)

    Ama unutmayın ki, orada diz üstü çökmüş olarak kaldıktan sonra cehennemi görmenin insana bir faydası olmaz. Çünkü orası artık geri dönüşü olmayan bir yerdir…

    http://www.allahkorkusu.com/html/Allah_Korkusu(makale).htm

     

    Önce La Ne Demektir?

     

    9

     

    LA DEDİM, KISACA ÖNCE LA

     

    FEODAL TANRILARA BAŞKALDIRDIM, YENİ YETME BİR ASİYİM ARTIK

     

    MAZİDE BOYUN EĞDİĞİM SAHTE KUTSALLARI KOLAY OLMASA DA,

     

    SİLDİM DEFTERİMDEN

     

    BİR BİR KAZIDIM SÖKÜP ATTIM, LA DEDİM, KISACA ÖNCE LA

     

    İLK BUYRUĞUNDAN BAŞLADIM, MÜBİN KİTABIN

     

    İMANIMIN SAĞLAMASINI YAPTIM.

     

    TOZUNU SİLKTİM VE OKUDUM; UÇUŞTU SAHTE İNANÇ TOZLARIM

     

    ANLAMAKTAN KORKMADIM.

     

    “EY İMAN EDENLER, İMAN EDİNİZ”

     

    NİHAYET BANA DA ANLAMAK NASİP OLDU, OKUDUM

     

    ÇAMUR OLDUM, YARATILDIM

     

    KAH BİR BALTA OLDUM, İBRAHİMCE PUT KIRDIM

     

    KAH SABRI CEMİLİM RAHMET OLDU RAHATLADIM

     

    OKUDUM, NİCE KUYULARDAN KURTULDUM

     

    NİCE ZİNDANLARIM MEKTEP OLDU

     

    YENİDEN İMAN ETTİM, LA DEDİM, SAHTE KUTSALLARIMA

     

    “HÜVELLAHÜ EHAD”

     

    DAVUDİ BİR SESLE İRKİLDİM.

     

    BANA DA NASİP OLDU; KUR’AN-I KERİM

     

    izzetozturk63@gmail.com

     

    Duam; Rabbim Allah İçin

     

    477-Bismellah

    Duam

     

     Allah’ım, Allah’ım! Latif ve Habir Allah’ım! “Dinde zorlama yoktur” amenna; İman ile küfür belirlenmiştir, amenna; Sağlam bir yapıya sahip olmak, tağuta küfredip Allah’a iman etmekle elde edilir, amenna. Bu hususu 2.Surenin 256. beyyinesinden öğrenmiş bulunuyoruz, amenna. Ama ne var ki; ‘Allah’a iman ediyoruz’ diyenleri çok olan, fakat tağuta küfredenlerin çoğunlukla yok olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Muktedir ve Musavvir; Mucib Allah’ım! Dünyamızı ancak Sen sağlam kulpa yapışanlarla tey’id edersin; lutfet Rabbim!...

     

    Latif ve Habir olan Rabbim! Sevgili Resulün Muhammed (A.S.)’ın izinde, fıkhi gayretleriyle çalışır bulduğumuz fakihlere; İbrahim (A.S.)’ın temsil ettiği şirkten arı, hanif ekolünden de inşallah razısındır. Güçleri ve imkanları varken, esaslara yönelmeyen; füruattaki abidliklerle övünen; mümkün olan araştırmalarını durduran taklit hastalarına şifalar dileriz. Onları da, bizleri de sıhhatli (tarik-i müstakımde daim et); nimet verdiklerinin yolunda bizleri muhafaza buyur. Boyunlardaki halkalardan kurtulamadan ölen mukallit insanlarımızın da bağışlanabilmelerini dileriz; zira bilmezlerden olduklarını bile bilmiyor görünümündedirler. Ama onlar, İslam alemindeki tahkik yolunu hayli engellerle doldurmuş bulunuyorlar.

     

    Kendilerini fıkhi eğitimin dışına atmışların; Hind’den, Çin’den, Yunan’dan, Muharref Nasranilikten, Menkıbevi İsrailiyattan devşirilen mistik sayıklamalardan müştekiyiz; onların zanniliklerinden teberri ederiz. Onların İslam dünyasındaki bilmezler kesimine yerleştirdiği çoğu paganist tahribatın vüs’atını ancak Sen bilirsin Sen! Bunların şerrinden Sana sığınıyoruz. Bizleri, cümle  kardeşlerimizi ancak Sen korursun.

     

    Amin (Kabul buyur Ya Rabbim!)

     

    izzetozturk63@gmail.com